Javascript DHTML Drop Down Menu Powered by dhtml-menu-builder.com
 


 
Nazım Hikmet Ran

Çağdaş Türk şiirinin büyük ustası Nazım Hikmet (Ran) 3 Haziran 1963’te Moskova’da öldü. 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğan Nazım Hikmet, babası Hikmet Nazım tarafından Mehmet Nazım Paşa’nın, annesi Celile Hanım tarafından Leh asıllı Mustafa Celalettin Paşa’nın torunuydu. Göztepe Taşmektep’teki ilk öğreniminden sonra Galatasaray ve Nişantaşı sultanilerinde okudu. Balkan Savaşı yenilgisinden duyulan üzüntüyü dile getirdiği “Feryad-ı Vatan” ve “Şehit Dayıma” gibi ilk şiirlerini çocuk denebilecek yaşlarda yazdı. 14 Aralık 1914 tarihli “Bir Bahriyelinin Ağzından” başlıklı şiirini aile dostlarından Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca, çok duygulana paşanın isteğiyle Nişantaşı Sultanisi’nden ayrılıp Bahriye Mektebi’ne kaydoldu.
Buradaki öğretmenlerinden Yahya Kemal’in ilgi ve desteğini gördü. Bahriye Mektebi’ni bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü’ne stajyer güverte subayı olarak atandı. 1919 kışında zatülcenpe yakalandı, iyileşemeyince 17 Mayıs 1920’de sağlık kurulu raporuyla çürüğe çıkarıldı. İstanbul’un işgali üzerine “Kırk Haramilerin Esiri”, “Yaralı Hayalet”, “Çanakkale Masalı”, “Sarı Zeybek” gibi ulusalcı şiirler yazdı. Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada “Bir Dakika” adlı şiiriyle birinci oldu. 1921 baharında Milli Mücadele’ye katılmak amacıyla Vala Nurettin (Va-Nu), Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) ile İnebolu’ya geçti. Ankara’dan “harcırah ve müsaade” beklerken tanıştığı “Spartakistler” diye anılan komünist eğilimli gençlerden Sovyet Devrimi hakkında pek çok şey öğrendi. Beklenen izin gelince Va-Nu’yla birlikte İnebolu’dan Ankara’ya yürüyerek gitti. Kendilerinden istenen ilk görev İstanbul gençliğini Milli Mücadeleye çağıran bir şiir yazmalarıydı. Üç günde yazdıkları şiir çok beğenildi ve Matbuat Müdürlüğü’nce 10 bin adet bastırılıp dağıtıldı. Bu arada Mustafa Kemal Paşa’ya takdim edildiler. Cepheye gitmek için başvurdukları Matbuat Müdürü Muhittin Bey (Birgen) Milli Eğitim’de görev almalarını istedi. 14 Haziran 1921’de öğretmen olarak Bolu Sultanisi’ne atandılar. Ancak gizli polisin ve tutucu çevrelerin baskıları nedeniyle burada fazla kalamadılar. Öğrenimlerini ilerletmek ve kendilerini koruyan Bolu Ağır Ceza Mahkemesi Reis Vekili Hilmi Ziya Bey’in Sovyet Devrimi hakkında anlattıklarını yerinde görmek amacıyla Trabzon üzerinden Batum’a gittiler (30 Eylül 1921). 1922 Temmuz’unda trenle Moskova’ya geçtiler ve KUTV’A (Doğu Ülkeleri Emekçileri Komünist Üniversitesi) kaydoldular. Moskova’da Rus şiirini yakından izleyen, Mayakovski’yle tanışan, konstrüktivist çevrelere giren Nazım’ın oradan gönderdiği bazı şiirleri Aydınlık ve Yeni Hayat’ta yayımlandı. Aynı dönemde KUTV’da okuyan Nüzhet Hanım’la evlendi. Üniversite bitirince 1924 Ekim’inde sınırı gizlice geçerek Türkiye’ye döndü, Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. Eşinden ayrıldı. 1925’te basımevi kurmak için gittiği İzmir’de Aydınlık yazarlarının tutuklandığını, kendisi hakkında da 15 yıl gıyabi mahkumiyet kararı verildiğini öğrendi ve yine gizlice Moskova’ya gitti. 1928’de Bakü’de ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü’nü yayımladı. Aynı yıl, af yasasından yararlanmak amacıyla Türkiye’ye gizlice girerken yakalandı. Rize Mahkemesi’nce üç gün hapis cezasına çarptırıldığı halde Ankara’ya gönderildi, oradaki yargılamada eski mahkumiyeti kaldırıldı; ancak Moskova’dayken gıyabında verilen 3 aylık mahkumiyeti çekmesine karar verildi. Bu süreyi zaten tutuklu olarak geçirdiği için serbest bırakıldı; Serel’lerin çıkardığı Resimli Ay‘da düzeltmen olarak çalışmaya başladı.1929’da edebiyat dünyasına bomba gibi düşen 835 Satır’ı yayımladı. Resimli Ay’da “Putları Yıkıyoruz” başlıklı ünlü kampanyayı başlatarak dönemin tanınmış yazarlarını eleştirdi. Aynı yıl çıkan Jokond ile Si-Ya-U’yu, 1930’da Varan 3 ve 1+1=1, 1932’de Benerci Kendini Niçin Öldürdü? ve Gece Gelen Telgraf izledi. İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden 1933’te bir kez daha tutuklandı, Bursa’ya gönderildi. 4 yıllık mahkumiyeti 1934 affı nedeniyle bir yıla düştü. 1,5 yıldır tutuklu olduğu için özgür kaldı. İstanbul’a dönerek Akşam’da Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığına başladı; 1935’te Piraye Altınoğlu ile evlendi. Ertesi yıl bir başyapıt olan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’nı yayımladı. 1938’de ordu içinde komünizm propagandası yapmak ve askeri isyana teşvik etmekle suçlanıp iki ayrı davadan toplam 28 yıl 4 ay hapse mahkum edildi. İatanbul, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay yattı. Büyük yapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları’nı hapisteyken yazdı. 1946’da TBMM’ye başvurarak “adli hata”ya kurban gittiğini belirtti ve affını istedi, ama sonuç alamadı. Şairin yok yere mahkum edildiğini söyleyen Ahmet Emin Yalman’ın 1949’da Vatan’da başlattığı af girişimi, 1950’de Nazım’ın açlık grevine başlamasıyla geniş çaplı bir kampanyaya dönüştü ve DP’nin çıkardığı Af Yasası’nın kapsamına alınması sağlandı. 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşan Nazım, geçimini senaryo yazarlığıyla sağlamaya başladı; 1951’de Piraye Hanım’dan ayrılıp Münevver Andaç’la evlendi. “Sağlam” raporu verilerek askere sevk edileceğini öğrenince Romanya üzerinden Moskova’ya kaçtı. Sürgünlük yıllarında dünyanın birçok ülkesini dolaştı, konferanslar verdi, ama aklı hep Türkiye’deydi. 25 Temmuz 1951’de yurttaşlıktan çıkarıldı. Bu karara “Beni Türklükten, halkımın evladı olmaktan hiçbir kuvvet çıkaramaz” diyerek tepki gösterdi. 1952’de Çin gezisi sırasında geçirdiği enfarktüs krizinden sonra uzun süre doktor kontrolünde yaşadı. 1963’te bir kalp krizi daha geçirerek “güzelim dünya elveda/ve merhaba/kainat” dedi. Nazım Hikmet, ilk şiirlerinde hece veznini kullanmasına rağmen bireyci anlayıştan uzak durmuş, Tevfik Fikret, Mehmet Emin, Mehmet Akif gibi toplumsal içerikli şiir anlayışını seçmişti. Sovyetler Birliği’nde tanıştığı devrimci ve yenilikçi sanat hareketleri, şiirinin biçim ve biçem açısından hızla değişmesini sağladı. Bir orkestra gibi kullandığı serbest nazımla özü biçimin bağlarından kurtardı. 1936’ya kadar yayımladığı şiir kitaplarıyla geleneksel şiirin değerlerini kökünden sarstı; yeni bir şair kuşağının yetişmesine yol açtı. Şeyh Bedreddin Destanı’nda modern şiirin olanakları ile geleneksel biçimleri buluşturarak “ulusal bireşim” sağlamayı başardı. Düzyazı, senaryo, şiir tekniklerini harmanlayarak benzersiz bir yapı kurduğu Memleketimden İnsan Manzaraları’nda İkinci Meşrutiyet’ten İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzana geniş bir zaman diliminde, dönüşen Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlarının yanı sıra dünyanın faşizm ve savaş olgusunda odaklanan sorunlarını da destanlaştırdı. Yüzyılımızın en büyük şairlerinden biri sayılan Nazım Hikmet’in 1930’ların sonlarından bu yana yasak olan şiirleri ana dilinde ancak ölümünden iki yıl sonra yayımlanmaya başladı.